Erdoğan ERKAYMAZ

Erdoğan ERKAYMAZ

dogusofsetayancik@hotmail.com

Fransa İsviçre İtalya Gezisi (Lyon, Zürih, Cenevre, Milano)

04 Ağustos 2016 - 12:37 - Güncelleme: 19 Ağustos 2016 - 17:11

Seyehat etmeyi sevmeyen yoktur. Yine gezi yazısıyla, diğer adıyla “Seyehatname” ile karşınızdayım. Bu gezimizde; Fransa, İsviçre, İtalya (Lyon, Zürih, Cenevre, Milana) gezdik. 3 Temmuz Pazar günü Sabiha Gökçen Dış hatlarda rehberimiz  Erhan SARIKAYA ile buluştuk. Bilet ve pasaport işlemlerinden sonra saat: 11.00’de özel bir uçak şirketiyle İstanbul’dan Fransa Lyon’a hareket ettik. Saat: 14.00 gibi Lyan’a indik. Uçakla pasaport işlemleri arası uzun bir yolculuk (7 dakika) yürüdükten sonra bu güne kadar yurt dışı gezilerimizde yaşadığım en hızlı kontrol oldu…

 

1.   GÜN

Bu gezimize dostum Dr. Güner- Selman ÇİNKO Değerli ağabeyim Cumhur-Hanife Yüksel- Ablam olsa bu kadar sevebilirim İnci KARAEL ve gezide tanışacağımız Tec delioğlu, Ersoy, Seçkin,i Kıyar, Yavaş ve Kadakal aileleriyle birlikte olacağız. Pasaport işlemlerimiz bittikten sonra dışarıda bizi bekleyen otobüsümüze bindik. 15-20 dakikalık ara sonrası Lyon’a ulaştık. Panoramik bir Lyon gezisi sonrası otobüsümüz nehir kenarında park edildikten sonra yürüyüşe başlıyoruz. Rehberimiz serbes zaman veriyor. Sinop gurubu olarak öğle yemeğimizi “fast foot” olarak alıoyoruz. Lyon’lular akşamki Fransa-İzlanda maçı için bayraklarını almışlar, gençler bayrakları renginde boyanmış yemek yediğimiz yerde Place Bellecour Meydanı “62 bin metrekare olan alan polis çemberiyle çevrilmiş içine iki büyük dev ekran konulmuş, polis kontrolünde içeri alınıyorlar. Yine içeride Avrupa kupası sponsorları hizmet ve ikramlarda bulunmakta… Bu büyük önemli meydanın tam ortasında 14. Louis’in altı heykeli bulunuyor. Akşam maçı izlemeye karar verdik biz de bu meydana geleceğiz.

 

Yemek sonrası tüm gurupla “Victor Hugo” Caddesi (Trafiğe kapalı sağı solu alışveriş işyerleriyle dolu oldukça geniş caddede geziyoruz. Yolumuz “La Şaone Nehri” kenarına geliyoruz. Nehir kenarında fotoğraflar çekiyoruz. Tekrar Victor Hugo Caddesinde gezeliyoruz. Cadde boyunca akşamki maç için özel hazırlanmış formalarıyla bayraklarıyla Lyon’lular caddede sokak ressamları şaraplarını yudumlayan sokak ayyaşları (Yere uzanmış halde ne de olsa özgür ülke) sokak şarkıcıları arasından yolumuz 10 Ekim 2013 de UNESCO tarafından dünya mirası olarak sınıflandırılan bölgeye ait “Place Des Jacobins Çeşmesi” önündeyiz. Fotoğraflar çekiliyor. Tiyatro binasının yanından geçerken kebabcının önünden geçiyoruz. (Camında İstanbul Belediyesi arması olan tanıtım broşürü dikkatimizi çekiyor) La Şaone Nehrinin üzerindeki köprüden geçerek Adliye Sarayının önüne geliyoruz. Bu ara iki ayrı nehir üzerinde köprüden bol bir şey yok. “La Şaone’de 17, “La Rhane’de 15 köprü var. Tabi hepsi kullanımda değilmiş trenlere, yayalara ve trfiğe açık köprüler… Lyon Adalet Sarayı “Palois de adalet historigue de” 1845 yılında yapılmış neo-klasik tarzda bine. Önündeki mini fıskiyeler insanları serinletmek için oldukça ilginçti. Tam karşısında “le Rhone” nehri kenarındaki heykelin ülkemide ayakta kalma şansı yoktur düşüncesindeyim.

 

Yeni durağımız “Aziz Martin D” Ainay Bozilikası” 10. Y.Y. yapılmış küçük bazilika Romanest mimarisinin bir örneğidir. Girişte moda çekimleri vardı grurbumuz bozilikaya girdik iç ve dış fotoğraflar aldıktan sonra yeni durağımız Lyon Cathedal” 1480 yılında açılmış Gotik mimari Aziz Jhon’a adanmış bir katedral içeriye giriş ücretli olduğundan girmedik. Önündeki çeşmeden suyumuzu içtik ayrıldık.

 

Bu günkü tur birmiş otelimize geçtik. Otelimiz “İblis Hotels” üç yıldızlı şirin bir otel. 2 gece kalacağımızdan valizlerimizi yerleştirdik biraz dinlendikten sonra Sinop grubumuzla yürüme mesafesinde olan kent merkezine “La Saone” nehri boyunca yürüdük Victor Hugo Caddesine bağlı ara sokakta akşam yemeğimizi almak için bir retorana giriyoruz. Dev ekrandan maç izleme şansımız olmadı Lyon Polisi meydan içi dolduğundan kapıları kapatmış. Yemeğimiz bitiğinde maçta bitmişti. Fransızlar izlandayı 5-2 yenmişler. Lyon sokakları yıkılıyordu. Karnavala çevirdiler. O gürültülü ortam içinde otelimize döndük. Yarın Şarap bağlarına ve fabrikasına gideceğiz. 1. Günümüz dolu dolu geçmişti.

























 

Fransa’da 2.günümüz

 (4 temmuz 2016) kahvaltımızı aldıkan sonra otobüsümüze geçtik.”Beaujolais & Saint Amour Şorap Bağları Gezisi” için yola koyulduk. Otobandan Beaujolais Şorap bölgesine dağlık alana doğru yol aldığımızda üzüm asmaları arasında ilk durağımız “Oingt köyü” Masal kenti gibi bir köy…  sarı taşlardan oluşmuş binalar, eski kilise, sokaklar  16 ve 17 yüzyıl kent görünümünde bir köy. Serbes zamanda bol bol fotoğraflar çektik. Toparlanıp “Domoine la Guillardie’re Şarapları” imalathanesine gitmek üzere otobüsümüze bindik. Köye geldiğimizde şarap tadacağımız yer hazırlana kadar köyü gezmeye koyulduk. Bir ortaçağ kenti dolaşıyor gibiydik. Yerler Arnavut kaldırımı bölümleri sarı taşlardan oluşmuş dik çatılı ve bahçeli evler arasından dik merdivenli eski kiliseyi geziyoruz. Şarap sunumu yapılacak imalathaneye geldiğimizde dikkatleri çeken 1920 den 1950 modeller arası otomobiller ve motosikletler dikkatlerden kaçmıyor. Sanırım 10-15 otomobil 20 ye yakın motosiklet vardı. Kerem Tecdelioğlu kardeşimle ben bir otomobil içinde fotoğraf çektik (Beni direksiyon simidi zorlasada otomobil içine girdim) Sunumlar için imalathaneye geçtik.

 

GUILLARD ailesi  1572 den bu yana üzüm bağlarının olduğunu öğreniyoruz. Müessese sahibi Pascal ve eşi sırasıyla beyaz, roze ve kırmızı şaraplardan bölgenin peyniri eşliğinde taddırdılar. Bazı arkdaşlarımız şaraplarını aldıktan sonra ayrıldık. Lyon’a geri dönüş için yola çıktığımızda bu  yolculuğumuzun dört dörtlük olduğunu anladım. Neredeyse bütün duyularım geziden nasibini almıştı. Burnum kokladı, damağım taddı, gözüm inanılmaz güzellikler gördü, kulaklarım bağların yapraklarının aynaşımında rüzgar sesini dinledi…

 

Rehberimiz Erhan SARIKAYA otobüs yolculuklarında gezdiğimiz yerler ve Fransa hakkında bilgilendirmelerine bu seferde şarap konusunda devam etti. Lyon’a döndük ilk durağımız “ Notre-Dame de Fourviere Bazilikası” 1872 ve 1884 yılları arasında özel fanlar ile inşa edilmiş Lyon şehri manzaralı bir bazilika…  İçerisini inceledikten sonra bahçesi Lyon şehri terası gibi idi. Fotoğraflar alıp merdivenleden inerek (bayağıçok ve bazı yerler dik.) şehre vardık. Yorulmuştuk bir kafenin önünde Sinop gurubumuzla kahvelerimizi yudumladık. Artık serbes zamanlardı hanımlar alışveriş yapmak için “ victorhugo”  caddesindeki mağazaları girdiler. Akşam olduğunda yemeğimizi almak üzere Lyon’da “boucho”  lokantasına gidiyoruz. Çok metiyeler dizdikleri Fransız Soğan çorbasını grubumuzun tamamı sipariş veriyoruz. Bi ara bize hizmet sunan garson anne Türk baba Fransız eksik Türkçesiyle bize yardımcı oluyor. Çorbadan pek memnun olmadığımızı söyleyebilirim. Ana yemekler içecek ve tatlılardan sonra ayrılıyoruz. Bu ara ; “ Lyon hakkında gurmelerin durak yeri, şeflerin vatanı , etoburların cenneti diyorlar.Bu konuda haklı olduklarına şahit olduk .” Saat 23:00 kadar şehir merkezine kaldık tan sonra otelimize geçtik. Dr. Güner bu gün 16 km yürüdüğümüzü telefonundaki ölçüme göre söylüyor. Odalarımıza çekildik.

 

Gezimizin üçüncü günü ( 5 Temmuz Salı ) kahvaltımızı almak için restoran bölümüne indiğimizde tüm grupla bayramlaştık. ( Ramazan Bayramı 1.gün) Kahvaltı sonrası valizlerimizi toplayıp otobüsümüze yerleştirdik. Yolculuk Fransa ve İsviçre sınırına kurulmuş “Annecy” şehri …

Gezimiz her geçen gün güzelleşiyor. “Annecy şehri” çizgi film uyarlaması gibi görsel çekiciliği olan göl kenarında kurulmuş görülesi bir yer. Annecy Fransa’nın Venedik’i olarak da söyleniyor. Bu şehrin içinde bir sürü kanal geçiyor. Kanallar, köprüler,saraylar, nehir,göl,dağlar…  Annecy doğa ve tarihin buluştuğu yer.

 

İlk durak yerimiz “Le Chateon Şato Müzesi” 12 yüzyılda inşa edilen şato, Cenova kontuna evsahipliği yapmış 1953den bu yana müze olarak kullanılmaya başlanmış. Şatodan merkeze indiğimizde dondurmalarımızı aldık. Ben gruptan ayrılarak göl etrafına fotoğraf çekmeye geçtim. Savoy Alplerin eteğinde bulunan ve dünyanın en temiz gölü olarak bilinen Annecy Gölü 35 uzunlukta, rengarenk çiçekleriyle ünlü şehirde Aşk köprüsü oldukça güzel… Arnavut kaldırımlarıyla donatılmış sokakları, daracık renkli sokakları mini mini dükkanları çok hoş kafe ve restoranıyla şu ana kadar geçen yoğun tempomuza rağmen dinlendirdi bizi… Belirlenen saatte grubumuz otobüsümüze geçerek İSVİÇRE’ye gitmek üzere yola çıktık.

 

Lyon hakkında biraz bilgi verecek olursak. Lyon; Fransanın ikinci büyük şehridir. Şehir: Rehone ve Saone nerhirlerinin kıyılarından  ve tepelerinde de ve ortadaki yarım adada kurulmuştur. Bir sanayi kenti olan Lyon da ilaç ve kimya sanayisi öne çıkmıştır. Bir önemli özelliğide ; kültürel mirası, canlılığı, çağdaş etkinliklere ev sahipliği yapmasıdır. Lyon şehri SİNOP ilimizin de kardeş şehridir. Eski Lyon’u gezerken kendimizi ortaçağ ve Rönesans döneminde gibi hissettik. Yerel lezzetler konusunda önemli mesafe katetmiş bu kentte “bouçhon” denilen restoranları tıka basa görebilirsiniz. Yine Lyon, Fransa’da gastronomi kültürü ve çeşitliliği ve lezzetleriyle önem kazanmıştır. Burada içilecek tek şey şaraptır. Belki yüzlerce şarap çeşidi bulabilirsiniz. Birde peynirleriyle de öne çıkmışsalarda kahvaltıda biz pek görmedik sanırım şarabın yanında meze olarak kullanmaktalar. Lyon UNESCO tarafından koruma altına alınmış 4 bölge bulunmaktadır. 1-Fourviere 2-La Croix-Rousse 3- Presquile 4-Vieux (Eski Lyon ).

Gezi yazımın 1.bölümündeki Fransa Turu sona erdi .



 

3. Bölüm

Fransa gezimiz bitmiş İSVİÇRE’ye doğru yol alıyoruz. İSVİÇRE KONFEDERASYONU; ‘Fransa, İtalya, Avusturya, Liectenstein, Almanya ile çevrili 41 bin 290 kilometre kare yüz ölüçümde, çoğunlukla dağlık, göller ve tepelerle dolu bir ülke… Kişi başına düşen milli hasıla 64 bin Amerikan dolar olan İsviçre’de Kimya, ilaç, sağlık hassas ölçüm ve müzik aletleri en önemli sektörlerdir. (Nestle- Novartis-Tetra Pak-Zürih sigorta) Parlementer Fedoral Cumhuriyet yönetiminin başkenti Bern’dir.’

 

Yolculuğumuz Cenevre havalimanına yakın “NH Ceneva Airport’ oteline ulaşıyoruz. Valizlerimizi odalarımıza bıraktıktan sonra Cenevre’ merkezde ilk durağımız “Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi”.. Ofisin önünde ki bir bacağı kırık 15 metrelik sandalye dikkatleri çekiyor. (Bir ayağı mayında kaybetmiş insanı simgeliyormuş) Bu anıt dün yada barış için yani sandalyenin ayakta kalması için tüm bacaklarının sağlam ve var olmasının gerekliliği mesajını veriyormuş. Gurubumuz saldalyeyi fon edip fotoğraflar çekiyor son olarak Birleşmiş milletler önünde arkada bayraklar fon olarak toplu resimler alıyoruz buradan ayrılıyoruz.

 

Panoramik şehir turumuz devam ediyor. Birleşmiş Milletler Bu şehirde kurulmuş Dünya sağlık örgütü, Uluslar arası çalışma örgütü, Kızılhaç, dünyanın en pahalı bilimsel deneyinin yapıldığı Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN) bu kentte. Avrupanın ikinci büyük gölü Leman gölünün kenarında parkta indik. İlk davrandığımız “Horloge Fleuri” (Çiçek saati) İngiliz bahçesinde saat endüstrisinin merkezi Cenevre’nin simgelerinden biri olup 1955’te yapılan ve yaklaşık 6500 çiçekten oluşan saat her mevsim yenileniyormuş. Fotoğraflar çektik 2 genç bir yaşlı yürüyüş gurubu dikkatimi çekiyor. Sordun Polonya’dan yürüyerek gelen bir gurup. Yeni durağımız “Saint Pierra Katedrali” iyi korunmuş bir eski şehir ve onun dar sokaklarından geçtikten sonra ulaştığımız bu katedrale 157 merdiven tırmandıktan sonra ulaştık. 1160 yılın da yapılmış kulesine çıkabilseydik şehri 360 derece keşfedilirdik.

 

Kadedral sonrası eski şehrin duvarlarının üstüne yapılmış Cenevre Üniversitesininde  içinde b ulunduğu “Reform Anıtı’na geliyoruz. (Proteston reformuna adanmış anıt) Reformun önde pele isimlerinden John Calvin, William Farel, The odore de Beze ve John Knox un 5 metre yüksekliğindeki heykelini fotoğraflıyorum. Bu geniş bahçede dev satranç takımıyla oynayanlar dikkatlerden kaçmıyor.

 

Grubumuz tekrar yürüyerek leman gölündeki fıskıye “Jet d’Eau” ye geliyoruz. Bildiğimiz fıskıye Cenevre’ye geldiğinizde görmeme şansınız yok. Gölün içinde 140 metreye yükselen, saniye de 500 litre su çekip 200 km hızla fışkırtıyor. Serbes zamanımızı burada geçiriyoruz. Gölün etrafında mazam İngiliz bahçe içinde muhteşem yeşil alan, yürüyüş ve koşu yapanlar, cafeler canlı müzik, bahçede heykeller dikkatlerden kaçmıyor.

 

Kısaca Cenevreden bahsedecek olursam, İsviçre’nin Fransız’ca konuşulan bölgesinde yer alan Cenevre mimarisinden yemeklerine kadar tam bir Fransız esintisini hissedersiniz. Birleşmiş milletler Ofisinin oluşumu nedeniyle diplomatik temasların yoğun olduğu yer. Ayancık gurubumuz yemek ihtiyacımız için Eski şehir (vieille Ville)’de Cenevrenin en eski meydanı olan “Place du Borurg”da ki bir restaurand da yemeğimizi aldık. Bu meydan küçük küçük dükkanlar, galeriler,  antikacılar bulunuyor. Belirlenen saat de rehberimizle buluşup otelimize dödük.

 

4. Gün 6 Temmuz Çarşamba

Sabah kahvaltımızı almak üzere erken kahvaltı salonuna indiğimizde bizi karşılayan güler yüzlü garson Mikail’in “Bonjur” söylemine “Günaydın’la” yanıtlamam üzerine nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu öğrenince gurubumuzu “Günaydın” söylemiyle karşıladı…

 

Bugün yolculuğumuz “Zürih” yolculuk boyunca İsviçre ve gezi duraklarımız üzerine anlatımlarını sundu. İlk durağımız bu gezi için beni çok heyecanlandıran ve ülkemiz içinde çok önemsediğim “LOZAN”

 

Lozan, İsviçre’nin Vaud Kantonunun başkenti ve nüfus bakımından İsviçrenin beşinci büyük kenti olup Leman gölünün kuzey kıyısında konumlanıyor. İlk durağımız “Olimpiyat Müzesi” Olimpiyatlar ile sürekli ve geçici sergilerin bulunduğu müzede 10 bin parçadan fazla sergilenen eşya ve olimpiyatlarla ilgili arşiv bulunmaktadır. Bizim ziyaretimizde 2016 Brezilya Rio Yaz Olimpiyatları reyonunda tanıtım bölümünü gezdik. Efsane futbolcu Pele’nin 10 numaralı formasının önünde anı fotoğrafı aldıktan sonra müze önünde grup hatıra fotoğrafı çektik.

 

Şimdiki durağımız “Hotel Chateau D” OUCHY” tarihimizdeki bu önemli yapı da anlaşma toplantıların yapıldığı mekan bu gün otel olarak misafirlerine hizmet sunuyor. Binanın önünde zafer işaretimle fotoğraf çektirirken aklımdan geçen grubumuzla paylaştığım “Bu binayı T.C. olmalı Büyükelçilik ve Kültür Merkezi olarak değerlendirilmeli” söylemimi gurubumuzda onaylıyor. Hemen aynı yol üzerinde 300-400 metre uzaklığındaki bina Lozan Barış antlaşmasının yapıldığı “Beau – Rivage Oteli” önündeyiz. Otelin Sandoz Salonunda Lozan Barış Antlaşması imzalanmış. Leman gölü ve Alp Dağları manzarasıyla Avrupanın en iyilerinden sayılan otel.

 

Yolculuğumuz tarihimizde yine önemli yere olan “Montro” Anlaşması” yapılan şehirdeyiz. Lozan Antlaşmasının getirdiği boğazlar geçiş haklarıyla ilgili kısıtlamalardan kurtulmuş ve boğazlar üzerinde egemenlik kazanılmış olan kent… Şehir turu attıktan sonra otobüsümüzden indik. Gurubumuzla Leman Gölü kenarındaki Freddie Mer cury”nin heykelinin olduğu yöne giderken Caz etkinliğinin yapılacağını öğreniyoruz. Yol boyunca mini mini alışveriş reonlarının arasından heykelin önünde fotoğraflar alıyoruz. (Müzik ve Rock tarihinin gelmiş geçmiş ve unutulmazlarından) Burada serbest zaman veriliyor yemek ve ihtiyaç alışveriş için oldukça zaman var. Bu arada bende ayaklarımı Leman Gölüne sokarak dinlenmeyi seçtim. Otobüsümüze dönerken buruşturularak top haline getirilmiş kağıdı yerde sürükleyerek giden 10 un üzerinde İsviçreliler dikkatimizi çekiyor.

 

Montrö’nün 3 km dışında “Chillaon Satosu”na geliyoruz. Leman gölünün doğu kıyısındaki bu şatonun ne zaman yapıldığı belli olmayıp 12. Yüzyıldan itibaren Saveie hanedanı tarafında kullanılmış günümüzde de İsviçrenin en çok ziyaret edilen tarihi anıtı olarak gösteriliyor. Fotoğraflar çekildikten sonra yolculuğumuza devam ediyoruz. Artık yolumuz uzun şekerleme yapaniliriz.

 

Yolculuk sonunda ulaştığımız kent “BERN”… Şehrin kurulma hikayesine göre kurduğu şehrin adını (Bir efsaneye göre; Konrad Justinger’in kroniğine göre “Bern” 1191 de “Berchthold V. Von Zahringen”tarafından kurulmuş.) Şehrin kurulma hikayesine göre kurduğu şahrin adını ilk avladığı hayvan adını vermeye karar vermiş. Bu hayvan “Ayı” olmuş ve adını vermiş. Flamalarında da ayı resmi kullanılmakta. Bern, İsviçre’nin başkenti, aynı zamanda ülkenin en büyük dördüncü kenti ve Bern Kontonunun başkentidir. Şehir Merkezi “Aare Nehri”nin yaptığı kıvrımın içine konumlandırılmış. Unesco tarafından Kültür Mirası listesine alınmış ve kıthanın en iyi korunmuş Ortaçağ yerleşim merkezi… Otobüsümüz Nehri kesen “Nydeggbrücke Köprüsü” yakınında park etti. Köprünün altında şehre adını vermiş Ayı parkı… Bundesplatz dan Marktgasse ilerliyoruz yol üzerinde çeşmeler dikkatlaerden kaçmıyor. Oldukça sevimli ve ilginç. Alplerden gele bu çeşme suları içiliyor. Yolumuz “Bern Meclisi” önüne geldiğimizde önündeki şaka su parkı oldukça ilginç serinlemek için aileler çocuklarını soymuş ıslıyorlardı. Gezimize devam ettiğimiz de “Bern Minster” İsviçre Reform Kadedral’ine geliyoruz. Gotik tarzı İsviçre’nin en yüksek kuleli kadedrali 1893 yılında tamamlanmışç fotoğraflar çektikte sonra tarihi sokaklarda camlardan sarkan çiçekler ve tarihi çeşmeler saat kulesi derken Einstein-Cafegrauchsalon yanındaki cafe de yol üstün de yorgunluk (Kahve, meyve suyu, bira) içeceklerimizi alıyoruz Ayancık gurubumuzla. Tekrar harekete geçtik Kornhausbrücke körüsünden şehri seyretmenin keyfi, o muhteşem manzara unutulacak gibi değil. Yemyeşil örtüyle bezenmiş Agare nehri etrafına sıralanmış evlerin oluşturduğu tarihi kent fotoğrafçılar için bulunmaz bir ploto Bern’deki saat kulesindeki saat Prgdade gördüğümüz “astronomik saat” le aynısı… Yine Atı parkına giden yoldaki taşlarda yazılan isimlerde dikkatlerden kaçmıyor. Tarihi dokusu bozulmamış sanat eserleriyle harika Bern’den ayrılma zamanı yolculuk “Zürih”…

 

Yerel saatle 20.00 gibi otelimiz “Park inn”de olduk. Akşam yemeğimizi gururbumuzla otelimiz yanındaki Restaurantda oldıktan sonra gezimiz küçük bir alışveriş Merkezi yanındaki cafede son buldu. İçecek birşeyler içim karar aşamasındaki konuşmalarımaza gülümseyerek bakan genç hanıma Türk’müsünüz? Soruma evet genç hanıma Türk’müsünüz? Soruma evet yanıtı gurubumuzu mutlu etti. Aldığımız hizmet sonrası dinlenmek üzere odalarımıza çekildik. Yarın “Zürih”…

























 

5. GÜN  7 temmuz Perşembe

                Kahvaltı sonrası otobüsümüzde buluştuğumuzda sürücümüzün aynı otobüsümüzün değiştiğini gördük. Otelimizden ayrıldık şehrin içinden geçerek ilk durağımız İsviçre’nin en ünlü çikolata markalarından LİNDT Çikolata fabrikasının önündeyiz. Bir yerde oturmuştum kişi başına yılda 12 kilogram çikolata tüketen İsviçrede bunun kaç kilosunu turistler alıyorlar. 20 kişilik grubumuzdan çikolata almayan kalmadı ne kadar mı ? Cevabı ise hatrı sayılır…

 

         Fabrika satış mağazasında ikramlar sonrası alışveriş yarışı başladı. Onur-Arzu çifti, Dr. Güner ve ben Onur kardeşimin katkılarıyla sanal çikolata üreten platformda Dr. Güner usta diğerleri yamak olarak çekilen dijital fotoğraf oldukça ilginçti…

 

         Tekrar yollara koyuluyoruz, Zürih gölü kenarından hayretli dağlara doğru yeşilin her tonunu izlediğimiz bir manzara: Besili Özgür beslenen ineklerin otlandığı taze yeşillikler, üçgen damlı, kahve tonu evler ( Evlerin pencere altından sarkan çiçekler) Her an çıkması olası masal ve çizgi film kahramanı Heidi ‘nin yurdu Appenzeller’e doğru yaklaşıyoruz. Yol boyunca yemyeşil çayırların, çiftlik evlerin süslediği tablo gibi manzaranın keyfini çıkarttık. Birkaç saat yolculuk sonrası “SCHAUKASEREI APPENZELLER Peynir fabrikasına “ geliyoruz.

 

         Grubumuzu önce bir oda sinemasına alıyorlar. Burada köy ve peynirin tarihçesini içeren mini bir film izledikten sonra üretim tesisine geçiyoruz. Sayısız peynir tekerleğinin istiflendiği raflar, sütlerin depolandığı ve kaynatıldığı tanklar ve kazanlar… Bu alanları sadece izliyoruz içeri giremiyoruz hijyenik ön planda…  Aldığım bilgi bölgede 65 mandıradan alınan sütlerden üretildiği ve 700 yıllık bir gelenek ve yine kendine özgü tadının sırrı ise bitkisel bir salamura tekniği olduğu ve halen sır olarak kaldığıdır.

 

         Grubumuz peynir alışverişine geçtiler. Alışveriş reyonunun devamında tamamen ahşaptan oluşan lokanta kısmında duvardaki kocaman çanlar gözlerden kaçmıyor. Öğle yemeğimizi burada alacağız. Havanın sıcaklığından bahçede masalara oturduk. Ben fotoğraf çekmek için gruptan ayrıldım. Gittiğim her ülkeye özgü erkek şapkası alırım burada da buldum. Grubumuzdan erken sipariş veren; İsviçre mutfağının en temel yemeklerinden olan “peynir Fondü” (İtalyan ve Fransız mutfağında bulabilirsiniz) minik bir ateş üzerinde eritilen peynire ekmek bir çubukta bandırılarak yiyen arkadaşlar pek memnun olmamışlar olacaklar ki birbirlerine ikram yarışına girdiler. (Bu arada söylemeyi unuttum içine sos olarak şarapta eklenmiş.) Bir tad aldığımızda damak zevkimize uyamadığından benim siparişim makarna üzerine bolca peynir rendelenmiş ve yanında elma püreli oldu. Yemek sonrası tablo görünümündeki köyün çimenlerinde koşmayan, yuvarlanmayan kimse kalmadı. Çocuklar gibi şendik.

 

         Appenzeller geleneklerine bağlılığıyla bilinen bir bölge.“Kırmızı yelekli, süslü şapkalı, sağ kulağı küpeli erkekler, keçiler ve inekleri tepelere çıkarma indirme törenleri, açık hava şenlikleri, dini törenler özellikle Landsgemeinde denilen her yıl Nisan ayının son pazarında Appenzell’in meydanında yapılan halk asamblesi yüzyıllardır süren geleneklerindendir.

         Otobüsümüze tekrar binip kısa bir yolculuk sonrası Appenzeller şehir merkezine geliyoruz. Sıtter akarsuyunun kenarından otobüsümüzü park ettikten sonra köprü üzerinde gerçek otantik evlerin önünden, sivri çatılı, kimi ahşap kimi kagir renkli badanalı ve duvarları rengarenk çiçek desenli binalar (oteller, lokantalar, mini alışveriş işyerleri.) Yolumuz “Bazar Horsche Mağazası”na geldiğinde fotoğraf çekmek için grubumuz yarışıyor. Rengarenk boyanmış paneller, mağazanın önündeki yedi cüce heykelleri ve su balon çalışmalarına grubumuz üyeleri de eklendi. Alabileceğiniz hediyelik materyaller o kadar çok ki! Fiyatları mı? El yakıyor…

 

         Gezimizin bizi en mutlu ettiği yani tavan yaptığı bu masal gibi yerden Zürih’e doğru yola çıkıyoruz. Yerel saatle 17.00 gibi Zürih’e indik. İlk durağımız “St Peters Kirch” Aziz Peter kilisesi içine girmedik. Bu kilisenin en önemli özelliği kulesindeki saatin (8-7 metre çaplı Avrupa’nın en büyüğüymüş. Fotoğraf çektik geçtik. Kentin simpelerin den denilen  “Grossmünster Kilisesi”nin önüne geldiğimizde grubumuz buraya da girmeme kararı alıp ( Komanesk tasarıma sahip 12.YY da yapılan 20 YY da renkli cam eklenmiş) buradan Zürih gölü kenarından geçerek. “ Bahnhoff  Strose” den yürüyerek Zürih Tren garına kadar geliyoruz. Bu cadde üzerinde dünya markaları mağazalarını görebilirsiniz. Biz bir kafe bahçesinde dinlenme molası veriyoruz Ayancık grubumuz la. Zürih tertemiz modern bir kent Bahnhofstrassenin’nin paralelinde şehrin içinden geçen Limmot nehri yer alıyor. Şehrin iki yakası birçok köprüyle birbirine bağanmış. Cadde boyunca yürüyüşümüz göl kenarında son buluyor. Göl tertemiz içi deniz motorları ve yelkenleriyle dolu bu ara kuğu ve ördekleri unutmayalım. Etrafındaki parklardan birinde otobüs saatimizi bekliyoruz. Avrupa’nın en popüler turistik şehirlerinde biri olan Zurih’in, lüks alışveriş merkezleri, ışıltılı caddeleri, yemyeşil parkları ve tertemiz nehir ve gölünden ayrılıyor havaalanı bölgesindeki otelimize geçiyoruz. Bu akşam Avrupa Kupası Fransa-Almanya maçı var. İzlemek üzere odama geçiyorum. Yarın yolculuk İtalya (Milano) 

 

6.Gün 8 Temmuz Cuma

            Kahvaltımızı aldıktan sonra otelimizdeki odamızı boşaltarak valizlerimizi İtalya’ya geçeceğiz.

Yolculuğumuz sırasında öyle güzel köylerden ve kasabalardan  geçtik ki, bu gördüklerimiz köy ise bizim köyler ne? . Her yer yemyeşil, inekler denildiği gibi özgür uçsuz bucaksız kırlarda dolaşıyor. Her yön aynı tablo… Yeşillikler, Alplerin havası, dağları, çayırı, bayırı, bir başka. Yolculuğumuz dik yamaçların, kayakların ve yeşilin hüküm sürdüğü topraklarda yeni durağımız LUZERN.

 

         Otobüsümüzün park edilmesinden sonra ilk durak yerimiz Aslan Heykeli Fransız Devrimi sırasında ölen İsviçre paralı askerlerin anısına yapılan Löwen denkmal, Luzern’deki en önemli, turistlerin durak yeri… Yılda 1,5 milyon turist ziyaret ediyormuş. Fotoğraflar çektikten sonra yeni durağımız Jesluken Kilisesi; içini kısa bir ziyaret sonrası kent içinde yürüyüşümüz devam ediyor. Tepedeki beyaz binanın Gutsch Şatosu olduğunu biliyor rehberimiz. Bulunduğumuz meydan Geyik Meydanı. Yürüyüşümüze devam ediyoruz. 14 yüzyılda yapılan Luzern sembolü ahşap köprü Rathous Şape Köprüsü, Avrupadaki en eskilerden biri olup bildiğimiz köprüler gibi değil, çapraz olarak geçiliyor. Yanındaki Wasserturm ( Su kulesi ) zamanında şehri sularının bir parçası olarak yapılmış. Çiçeklerle süslenmiş köprüde fotoğraflar çekiliyor… Su kulesi; arşiv, hazine ve hapishane olarak hizmet vermiş…  Göl kenarına kadar gelen kuğularla eşim Filiz iyi anlaşıyor elinden yem alıyor. Buluşma yerimiz de grubumuzla buluştuk yolculuğa devam. Kısaca Luzern; Muhteşem bir doğanın kalbine bir yanda nehir, diğer yanda göl, öbür yanda da  dağlarla çevrili… Tarih, sanat ve mimari zenginliğiyle bu küçük şöhretli büyük Luzern’den ayrılıyoruz.

 

         Yol boyunca işlenmiş tarım alanları süt sığırları izleyerek 16 942 metre uzunluğundaki Gotthard tünelinden geçiyoruz. Lugona’ya doğru yolumuza devam ediyoruz. Yol boyunca büyüklü küçüklü kantonlar buların kilisesi, okulu ve özellikle bayrakları… Doğayı seven, onlarla bütünleşen insanlar. Hayal edipte ülkemizde göremediğimiz bir temizlik. Yol boyunca çiçekler, onların arasından akan akarsular, bir anda karşınızda beliriveren şelaleler, pencerelerinden çiçek sarkan masal evleri ve sık sık girilen tünel arasından Lugano’ya geliyoruz.

 

         Lugano; İsviçre’nin İtalya sınırında küçük sakin sevimli bir şehir.. Grubumuzla İndirizzo denilen turist treni ile tura çıktık. Yarım saatin üzerinde bir yeşillikler içersinde ve göl kenarından yolculuk yaptık. Göl kıyısından iki tepe dikkatlerden kaçmıyor: Bunlar “San Salvatore ve Monte Bre” Hemen hemen her göl kenarında gördüğümüz fıskiye burada da mevcut. İlk Eurovision Şarkı Yarışması 24 Mayıs 1956 da burada gerçekleşmiş. İsviçre’nin Monto Carlo’su da denilen Lugano halkı İtalyan asıllı ve İtalyanca konuşulan kent. İsviçre gezimiz artık sona eriyor. İtalya’ya Milano’ya gidiyoruz.

 

İTALYA Coma Gölü

         Göl İtalya’nın hatta dünyanın en güzel gölleri arasında. Rehberimiz grubumuzu tekneyle gezdiriyor. Gölün etrafında yeşillikler içinde muhteşem villalar. Bu göle, üç bacaklı göl de deniliyor. Boncuk Mavisi suları üstünde gurupça botokslu olduğuna karar verdiğimiz kaptanımız eşliğinde seyir halindeyiz. Başlıyor anlatmaya; Musoli’ninin Sophia-Loren George Clooney,Pirelli Ailesinin villalarını gösteriyor. Como Gölü mimarlı mesleğinin doğduğu ve keşfedildiği yer olarak da biliniyor. Günümüzde otel olarak kullanılan Villa d’este uzun yıllar İngiliz Kraliçesine hizmet etmiş olmasıdır. Zengin turistlerin dışında pek çok ünlü sanatçı, sinema oyuncusu ve politikacılar Como’ya muhakkak yılda 1-2 kez uğruyorlar. Çevresindeki dağları ve ormanlarıyla muhteşem Como manzarasını keyifle izledikten sonra karaya çıkıyoruz.

 

         Şimdi Como gölüne tepeden bakmak üzere Funıcalare (Teleferik benzeri raylar üzerinde) araçla çıktık. Nem ve sis karışımı bir görüntü oluştuğunda muhteşem gölü ve como kentini keyifle  izleyemedik. Como Gölü; İtalya’nın kuzeyinde Lambardi’ya bölgesinde bulunan buzul kökenli bir göldür. Göl “Y” harfi şeklinde görülmektedir. Gölün çevresindeki yollar oldukça dar. Avrupa’nın en güzel seyahat destinasyonlarından biri olan Como’dan ayrılıyoruz.

























 

        Yolculuk Milano’ya… 



 

5.BÖLÜM

                   Milano’ya doğru yol alıyoruz. Milano (İTALYA);  Kuzey İtalya’da, Lambardiya bölgesinde, otomotiv ve moda sektörünün en önemli merkezlerindendir. Şehrin merkezinde dünyanın en büyük Gotik tarzdaki katedrali Doumodi Milano, dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olan Galleria Vittoria Emanuele II ve dünyanın en büyük tiyatro binalarından La Scola bulunur. Kısaca Milano modernizmin ve tarihin iç içe girdiği bir şehirdir. Ülkenin en büyük futbol kulüplerinden A.C Milon ve İnter Milon bu kenttedir.

 

          İlk durağımız Castello Sforzesco Kalesi Dört kenarlı ve son derece heybetli bir tuğla bloğundan oluşmuş. Kale 15. yüzyılda yapılmış. Tarih boyunca pek çok savaşa tanıklık etmiş, kaleye giriş ücretsiz. Kapı önünde ve geniş avlusunda fotoğraflar alıyoruz. Kaleden çıktıktan sonra önündeki ilginç havuz ve fıskiyeleri bu gölgeyi ziyaret edenler için güzel fotoğraf kareleri çekmeye yön veriyor.

 

         Ünlü İtalyan ressam Leonardo Da Vinci heykelinin önündeyiz. Etrafında dolanarak fotoğraflar alıyoruz. Rehberimiz serbest zaman veriyor, buluşma yerimiz burası. Ayancık grubumuzla yola çıktığımız da ilk uğrak yerimiz Galleria Vittoria Emanuele Alışveriş Merkezi;  Modanın kalbi olan Milano’da simgelerden biri. Dünyanın dört bir yanından sırf bu alışveriş merkezi için insanlar geliyormuş. Müthiş mimarisi olan merkez oldukça etkileyici. Güzel mozaikler ve tablolar büyüleyici. Yapının demir çatısı camla tasarlanmış. Birbirinden şık insanlar ve dünya maskaları mağazaları görebilirsiniz. 1867 yılında yapılan tarih kokan mirasının arasından çıkarken tam karşımıza Duomo Katedrali…

 

         Milano’da gezilecek yerlerin başında Duomo Kadedrali geliyor. Avrupa’nın en büyük 4. Katedrali’dir. Çevri turistlik cazibe merkezi… Mimarı yapısı ile oldukça etkileyici ve gösterişli bir katedral. Katedralin yapımı 1336’da başlanmış ancak 500 yılda tamamlanmıştır.

 

         Kilisenin önündeki görkemli meydan Duomo (Milano) Meydanı’nın güzelliği ile kendini görmeye çalışanları adeta büyülüyor. Meydandaki Vittoria Emanuele II Heykeli’nin önündeki güvercinlere yem vermemizi isteyen siyahi gencin ısrarı dışında her şey iyiydi. Grubumuzla meydanın bir bölümündeki dondurmacıdan dondurmalarımızı aldıktan sonra buluşma yerimize doğru yola çıktık. Milano hanımların pek önemsediği kent. Dünya modasının 1 numarası imiş. Otobüsümüz geldi. Otelimize geçmek üzere yola çıktık.

 

         Otelimiz “Klima Hotel Milano” oda anahtarlarımızı aldık, valizlerimizi odalarımıza bıraktıktan sonra akşam yemeğimizi almak üzere restoran bölümüne indiğimizde saat 22:00 olmuştu. Yemek sonrası Lobide şarap ikramında bulunan Hakan-Mehri ERSOY çiftinin sohbetinin, Hakan beyin Hollanda Anısı oldukça ilginçti. Saat ilerlediğinde dinlenmek üzere odalarımıza geçtik.

7.Gün 9 Temmuz Cumartesi

         Sabah kahvaltımızı aldık, yolculuk adına şarkılar yazılmış, Romantizmin Gezginler adına en  popüler yer “Portotino”ya yolculuk. Karayoluyla 3 saatlik bir yolculukla Cenovadan geçerek “Santa Margherita”ya gelirken şehir içindeki çöp arabası limanda bizi taşıyacak olan gemimizi kaçırmamıza neden oldu. Yeni sefere kadar serbest zamanda Ayancık grubumuzla bir cafe de hizmet aldıktan sonra mini bir pezi yaptım.

        

         Santa Margherita Ligure; Tigullio bölgesinin incisi olarak adlandırılan kaliteli bir sahil kasabası. Buraya İtalya’nın Riverası olarak adlandırılan bölgede yerin 10 bin nüfusu varken yazın yüz binler uğruyor. Zengin ve özel yaşam kültürünün yoğrulduğu bu kasabada; Yatlar, villalar, spor arabalar, gözlerden kaçmıyor. Barok yapımı iki kuleli. “Basilica of Santa Margherita di Antiochia Kilisesi’nin” önünden geçiyorum. Birçok bar,  cafe, pastane ve restoranın arasından Şehir merkezindeki Kristof Kalomb’un heykelinin önünden Limana geldiğimizde grubumuz toplanmıştı…

 

         Gemimize bindik artık Adı Aşkla Anılan, Şarkılarla İlham Olan “Partofino”ya doğru deniz yoluyla çıkıyoruz. Bu pezimiz için önemsediğim yerlerden biri idi Portofino…  Portofino’ya yaklaştıkça deniz üstü lüks yatlar arasından geçiyoruz. Daha teknedeyken uzaktan görünen manzara nefis bir tabloyu andırıyor. Fotoğraf çekmeye yetiştiremiyoruz. Teknemiz iskeleye yanaştığında Aşıkların şehri olarak anılan ve her akla düştüğünde herkesin dilinde olan o melodi “I Found my love in Portofino” Zamanı en iyi şekilde değerlendirme adına rengarenk evler ve renkli çiçekler arasında uzanan daracık sokaklardan birinden Portofino’nun üst tarafında bulunan “San Giorgio Kilisesi’ ne gidiyoruz. Kilisenin önü aynı zamanda bir teras olduğundan burada güzel fotoğraflar alıyorum. Kilisenin yanındaki mezarlık gözlerden kaçmıyor oldukça ilginç. Ara sokakların birinde sokak sanatçılarının yaptığı küçük 3 suluboya resim aldıktan sonra ara sokaklarında ne aradığımızı bilmeden dolaştıktan sonra Rehberimizin tavsiye ettiği kafeye oturup koyun etrafını sıralayan rengarenk evler ve köy tüm güzelliği ile karşımda…

 

         Vittorio  Paltineri gerçekten aşkı Portofino da bulunmuş muydu?  Şarkısı ve şarkının doğduğu o küçük liman Portofino aşkın adresi oldu. Bu kasabanın nüfusu 400 olduğu söyleniyor. 1920’de doğal park ilan edilen Portofino’da bir tek taş yerinden oynatılamıyor. Evlerin renkleri dahi değiştirilemiyor. Hemen karşımda 17 yüz yılda Cenevizlerin inşa ettiği Castello Brow Kalesi… kaleye gidemedim yarı yolda döndüm. Yine eski bir manastırdan otele dönmüş “Splendido Portifino” oldukça şöhretti… Buraya ziyaret edenler Elizabeth Taylor 4 balayı geçirmiş, Winston Churchill, Ingrid Bergman, Liza Minelli, Alain Delon ve Madonna 50 yaş gününü burada kutlamış.

 

         Dönüş saatimiz geldiğinde buradan ayrılmanın hüzünü görebilmenin keyfiyle deniz yoluyla çıktığımızda; Bir şarkının peşine düşmek ve romantik bir limana aşkı bulmaya gitmek… Pencerelerinden ateş kırmızısı sardunyalar sarkan rengarenk evleri, daracık sokakları, limanda demirli lüks yatları, minicik meydanı v e tepelerindeki muhteşem köşkleri ile tam bir cennet Portofino’dan ayrılıyoruz.

 

         Santa Margherita da bizleri bekleyen otobüsümüze binerek yeni durak yerimiz VERNAZZA yola çıkıyoruz. Yola çıktığımız bölge “Cingue Terre” kelime olarak İtalyanca; Cinque  5,  Terre = toprak anlamına geliyor. Bölge milli Park olarak korunuyormuş. 2016’dan itibaren turist sayısını 1,5 milyonla sınırlandırıldığı söyleniyor. Buranın cazipliğine gelince; mimari ve estetik renkli renkli eski evler dağın bir yanında olması, diğer yanı yemyeşil üzüm bağları ve deniz. Zamandan kazanmak için “Vernezza’ya” trenle gidiyoruz.

 

         Trenden indiğimizde İtalya’nın Riverının engebeli sahilinden oluşmuş bu harika yer olan. “Vernazza” dayız. Yan yana dizilmiş pastel tonlarda boyalı taş evlerin gölgesindeki bir balıkçı kasabası… Oldukça sert yamaçların üzerine kurulmuş bu sahil köyü dağların arasından çıkan güneş kadar muhteşem. Hemen kısa bir geziye başlıyoruz. Sahilde güneşlenen insanlar denizin tadını çıkarıyor. Küçük meydan da takım elbiseli beyler, şık hanımlar ve dikkati çeken papyonlu köpek… Düğün törenine rastlıyoruz, gelin ve damat merdivenlerden iniyor. Gezimize devam ediyoruz kayalar arasında oluşmuş mini koyda yüksekten atlayanlar turistlere muhteşem gösteri sunuyorlar. Dondurmasıyla ünlü bir köyde önce Pizza yiyoruz sonra dondurmalarımızı alıyoruz. Kafe önünde oturmuş vernazzalı gençlerin sohbeti ( Yaş ortalaması 70-80 ) fotoğraflamak istiyorum. Biri fark ediyor eliyle tepki gösterse de çekiyorum. Hediyelik eşya için pek alternatifiniz yok. O kadar küçük köy ki birkaç seramik ve hediyelik eşya satan yer var. Geleneksel içkisi de “Aperol” dur. Zamanımız varsa barda içebilirsiniz. Rengarenk teraslı evler, aşırı kıvrımlı sokaklar, bağlarla kaplı dağlar, taze yiyeceklerin bol olduğu, araç trafiğinin olmadığı dar sokaklar ve modern hayattan uzak doğallığından ödün vermemiş bu şirin köy VERNAZZA’dan ayrılma zamanı geldi. Trenimize bindik otobüsümüzle buluştuktan sonra Milano’ya yola çıktık, Uzun otobüs yolculuklarımızda rehberimiz Erhan SARIKAYA’nın imzasının bulunduğu belgeselleri izleme olanağı bulduk. Bazıları TRT’de yayımlanmış eserler. Kameraman olarak çekimlerin yanı sıra seslendirme yapmış. Akşam saatlerinde otelimize döndük. Akşam yemeğimizi otel restoranında aldıktan sonra odalarımıza çekildik. Gezimizin bitmiş yarın İstanbul’a dönüyoruz.

 

8. Gün 10 Temmuz Pazar

         Sabah kahvaltımızı aldıktan sonra havaalanına hareket saatimizi bekledik. Otobüsümüze bagajlarımızı yerleştikten sonra Milano havaalanı yola çıktık. İtalya hakkında bir şeyler söyleyecek olursak,”Güney Avrupa’da, çizmeye benzeyen şekliyle İtalya yarımadasında yer alır. Fransa, İsviçre, Avusturya, Slovenya ile komşudur. Başkenti Roma’dır. İtalya 20 bölgeye ayrılmış 109 il vardır. Milano, Roma, Napoli, Torino en önemli metropolleridir. Moda, marka ve araba üretimi konusunda ünlüdür. Mutfağı dünyanın en zengin mutfaklarındandır. Pizza ve spagetti ve bazı makarnalar ile bunların kendine özgü sosları, risotto, parmesan peyniri, lazanya ve tiramsü sayılabilir. Demokrasi ile yönetilen İtalya Cumhuriyeti dünyanın gelişmiş ülkeleri içinde yer alır. “Nihayet havaalanına geliyor, bagaj, bilet ve pasaport işlemlerimizden sonra uçağımıza geçiyor İstanbul’a hareket ediyoruz.

         Bu gezi programını bize bulan dostum Dr. Güner Çinko ve Eşi Selma’ya özel teşekkürler. Değerli büyüklerim hemşerilerim Hanife-Cumhur Yüksel, İnci KARAYEL’E, gezi de tanımaktan çok mutlu olduğum; Çetin-Sema-Kerem-Didem-Sinem TECDELİOĞLU, Lalehan-Süleyman- KIYAR, Arzu-Onur SEÇKİN, Pınar-Necati YAVAŞ, Gülçin-Erhan Mehmet-Başak KADAKAL, Mehri-Hakan ERSOY, ailelerine, çok tecrübeli, geniş bir tarih ve sanat kültürü birikimiyle bizlere rehberlik eden Erhan SARIKAYA ve Sevgili eşim Filiz ÇETİNKAYA ERKAYMAZ’A sonsuz teşekkürler. İyi ki bu gezide tanıştık, birlikte olduk. Yeni gezilerde buluşmak üzere.  SEVGİ İLE KALIN.

Erdoğan ERKAYMAZ
















Bu yazı 11876 defa okunmuştur.